21 Haziran 2012 - 07:46

Bismillah İRAN’IN NÜKLEER PROĞRAMI ve MOSKOVA GÖRÜŞMELERİ İran ile 5+1 grubu olarak tanınan dünyanın altı büyük ülkesi arasında Moskova’da üç gün süren görüşmeler beklenildiği gibi herhangi bir elde tutulur sonuç alınmadan sona erdi. Zaten başını ABD’nin çektiği Batılı ülkeler herhangi bir anlaşmaya varmak için değil İran’ı daha fazla sıkıştırmak, sürdürdükleri baskı ve yatırımların ne kadar etkili olduğunu ölçmek ve böylece yeni avantajlar koparmayı denemek için görüşme masasına oturmaktadırlar.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- İran ile bu ülkeler arasındaki görüşmelerin geçmişi dokuz yıl öncesine uzanmaktadır. Uranyum zenginleştirme programını durdurması karşılığında İran’a ihtiyaç duyduğu her türlü nükleer yakıtı sağlamaya ilaveten bu ülkeye teknolojik yardım ve yaptırımları tümden kaldırma vaadinde bulunan müstekbir güçler, İran’ın taahhüdünü yerine getirerek uranyum zenginleştirmeyi iki yıldan fazla bir süre geçici olarak durdurmasına karşılık Batılı ülkelerin cevabı daha fazla baskı, daha ağır yaptırımlar ve bu ülkeyi daha çok izole etmeye çalışmak olmuştur.

Ahmedinejad hükümetinin işbaşına gelmesiyle nükleer proğramını yeniden başlatan İran geçen yedi yıllık süre içerisinde bu sahada kendine yeterli duruma gelmiş bulunuyor. O sıralar birkaç santrifiyuj makinesi ve %3’lük uranyum zenginleştirilmesine bile tahammül edilmezken bugün İran birkaç farklı bölgede kendi ürettiği binlerce santrifiyuj makinesini aralaıksız olarak çalıştırmakta ve buna ilaveten tıb alanında kullanmak için %20 oranında zenginleştirilmiş uranyum yakıtı bile üretmektedir.

Ancak Batılı müstekbirler hala İran’ın nükleer proğramının askeri amaçlı olduğuna dair dokuz yıl önceki iddialarını tekrarlayıp durmaktadırlar. UAEK uzmanları yıllardan beri İran’ın nükleer tesisleri ve bazı askeri merkezlerinde defalarca incelemeler yapmasına ve tesisleri daimi olarak denetlemede bulunmasına rağmen askeri amaca yönelik herhangi bir kanıt ortaya koyamamıştır. Ama gel gör ki müstekbir güçlerin taleplerinde herhangi bir değişiklik gözlenmemektedir; bozuk plak gibi İran nükleer proğramını durdurmalıdır da durdurmalıdır deyip durmaktalar.

İşte bu gerçekler ışığında Paris’ten başlayıp Tahran’a, Cenevre’den İstanbul’a, Bağdat ve Moskova’ya kadar çeşitli şehirlerde düzenlenen görüşmelerde Batı’nın hedefi hep İran’ı biraz daha sıkıştırmak; İran’ın hedefi ise kamuoyuna gerçekleri açıklamak olagelmiştir.

Peki taraflar şimdiye kadar hiç mi geri adım atmamışlardır? Veya hiç mi esneklik göstermemişlerdir?

Bu sorunun cevabı tam da hayır değil elbet. Geçen bu süre zarfında başta Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler İran’ın barışçıl nükleer proğramının resmen kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiş, İran’a yönelik yaptırımların anlamını yitirdiğini dile getirmişlerdir. Ve hatta ABD bile artık İran’ın nükleer faaliyetlerinin durdurulamayacak düzeye geldiğinin farkında olarak tavırlarında esneklik gösterme eğilimi göstermiştir. Ancak görüşmelere bu ülkelere ilaveten dolaylı olarak katılan başka bir güç daha vardır ki, başta ABD olmak üzere batılı ülkeleri esneklik göstermemek ve tavır değiştirmemek konusunda uyarıp durmakta ve etkili de olmaktadır. Bu güç uluslararası siyonizmin temsilciliğinde Filistin’in işgalcisi rejimdir.

Küresel siyonist sermaye ve medya gücünü kullanarak görüşmeci ülke hükümetlerini açıkca tehdit eden işgalci siyonist rejim, İran’ı kendi varlığı için en büyük tehlike olarak görmekte ve bu yüzden bu ülkelere İran karşısında asla taviz vermemelerini telkin etmektedir. Seçilmesini siyonist sermaye ve medya çevrelerine borçlu olan ABD başkanlarının durumu bu görüşün en açık kanıtı olup önümüzdeki Kasım ayında yeniden seçimlere gidecek olan Obama hükümetinin siyonist iradeye karşı durması beklenemez elbet.

İran ise kendi bilim adamları ve yerli imkanlarla kazandığı nükleer teknolojisinden vazgeçmek için herhangi bir sebep görmemekte ve bunun uluslararası sözleşmeler çerçevesinde hakkı olduğunu her fırsatta vurgulamaktadır. UAEK üyesi olarak ve NPT’yi(Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) imzalamış bir ülke olarak uranyumu barışçıl amaçlar için zenginleştirdiğini ve nükleer silahlar üretmenin şer’an haram olduğunu ilan etmiş bulunuyor. Buna rağmen %20 oranında zenginleştirmeyi durdurabileceğini ve buna karşılık Batılı ülkelerden bazı taleplerde bulunmaktadır. Kendine yönelik kanunsuz yaptırımların tamamen kaldırılması, bölgenin nükleer silahlardan arındırılması, siyonist rejimin nükleer faaliyetlerinin denetime tabi tutulması, bölgesel ve uluslararası meselelerde kanun ve adalet esasına uyulması ve ayrı bir ifadeyle kendi görüşlerine saygı duyulması vb. görüşler ileri sürmektedir.

İran asıl meselenin nükleer programının ötesinde dünya üzerindeki meselelerin çözümü için ortaya koyduğu farklı söyleme tahammülsüzlükten kaynaklandığının farkında olarak dün insan haklarını bahane eden Batının bugün nükleer programı, yarın ise başka bahaneler ileri süreceğini bildiği için 5+1 Grubu ülkelere görüşmeler için daha kapsamlı görüşme gündemleri sunmaktadır. Batılılar ise İran’ın mantığı karşısında cevap bulamadıkları için durmadan İran’ın olumlu bir adım atması gerektiği talebini ileri sürerek gerçekte anlaşmak için değil sırf görüşme yanlısı olduklarını dünyaya yutturmak için görüştüklerini açığa vurmakta ve gelinen bu noktada çareyi görüşmeleri çıkmaza sokmakta görmekteler.

Özetlersek Batı’nın İran’ın nükleer proğramı konusunda artık söyleyecek sözü kalmamıştır. İran’ın hakkını kabul etmeye de yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı yanaşamamaktadır. Bu durumda İran’a karşı baskılarını sürdürecek ve buna karşı İran da kazanılmış haklarından ve ilkelerinden taviz vermemek için direnecektir. Bu durumun ne zamana kadar devam edeceği ise hiç kuşkusuz bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin değişmesine bağlıdır.

MISIR’DA SEÇİMLER ve YÖNTEM YANLIŞLIKLARI

Mısır'da cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimleri de düzenlendi ve beklendiği üzere İslamcı "İhvan-ı Müslimin" hareketinin adayı Muhammed Mursi birkaç puan farkla Askeri Konsey'in adayı Ahmed Şefik'i geride bırakarak cumhurbaşkanlığına seçildi. Ancak Askeri Konsey seçimlerden birkaç gün önce aldığı bir kararla cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtladı, parlamentoyu lağvetti ve yeni parlamento seçimleri yapılana kadar yasama yetkisini elinde bulunduracağını, yeni cumhurbaşkanını kontrolü altında tutacağını ve yeni anayasanın halk oylamasına sunulması öncesi dönemde anayasa maddelerini veto edebileceğini , kısacası iktidarı kolay kolay seçilenlere sunmayacağını ilan etmiş bulunuyor.

Mısır'daki bu son durum karşısında değerlendirmelerde bulunan yorumculardan bazıları şaşkınlığını dile getirirken bazıları gelinen noktanın bile büyük bir başarı olduğuna dair çeşitli görüşler ileri sürmekteler. Bazıları ise hala –sanki Türkiye'ye İslami bir sistem getirmiş gibi- bilerek veya cehaletten bu ülke halklarına AKP iktidarını örnek göstermekteler.

Kuzey Afrika ülkelerindeki halk hareketlerinin bir başlangıç olduğunu ve sonuca ulaşması veya bir devrimle sonuçlanması için bazı aşamaları geçirmesi ve bazı ilkelere bağlı kalınması gerektiği üzerinde başından beri ısrarla durmaktayız. Çünkü diktatörlüğe dayalı rejimler ve onları ayakta tutan emperyal güçler sistemlerini kendi elleriyle hiç bir zaman teslim etmemiş ve kendi sistemlerini korumak için son ana kadar direnmişlerdir. Sistem içerisinde iktidarı kullanmak veya başka çevrelere kullandırmak ile sistem değişikliğini bir birine karıştırmamak gerekir.

Bugün Mısır ve Tunus'ta görülenler, halkın her türlü fedakarlığa hazır olmasına rağmen sistemi kökünden değiştirmek yerine iktidarı sistem içerisinde ele geçirmek yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Bunun bir çok tarihi ve inançsal sebebi olsa da en önemlisi halk hareketlerine önderlik edenlerin yetersizliği ve ilkesizliğidir. Halklar zalim-diktatör-bağımlı rejimlerin yıkılması için ayaklanarak vazifesini yerine getirse de ilkesiz, programsız, uzlaşmacı, korkak ve iktidar düşkünü lider kadro bu halk hareketlerini hedefe taşıyamamaktadır. Bu durum sadece bu ülkelerle sınırlı olmayıp ülkemizde de bazı çevreler iktidar sarhoşluğu içerisinde aynı hataya düşmektedirler. NATO üyesi kalarak bağımsızlıktan, İslamcılıktan, Osmanlıcılıktan, İsrail aleyhtarlığından bahsetmek ne kadar abes ise Mısır'da ABD'nin sadık müttefiği Askeri Konseyi devirmedikçe ülkeye özgürlük getirmek ve dış siyasette ABD'nin sultasından kurtulmak veya İsrail'e karşı Filistin davasını desteklemekten dem vurmak da o kadar abestir.

Özgürlük, bağımsızlık ve onurlu dik duruş çetin bir mücadeleyle kazanılabilir ancak ve bu değerleri korumak ise fedakarlık, sabır ve daha kararlı bir mücadeleyi gerektirir. Bunun en açık örneği İslam İnkılabı olup 33 yıldan beri iç ayaklanmalar, darbe girişimleri, dıştan savaş, her türlü ambargo ve medya saldırısına maruz kalmasına rağmen direnmesidir. İslam İnkılabı bundan sonra da ilkelerinden vazgeçmediği sürece müstekbirlerle aynı mücadele devam edecektir. İzzetli bir yaşam, karşılıksız elde edilemez. Bedel ödemeden kavuşulan şey başkaları tarafından bedel ödenmeden kaçırılabilir. Bazı müslüman halklar geçmişte bağımsızlık için bedel ödeseler de devrimleri basiretsiz, korkak ve hepsinden önemlisi ilkesiz önderler yüzünden maalesef başarısızlığa uğramıştır.

Bütün bunlara rağmen Kuzey Afrika ve Ortadoğu müslüman halklarının hareketi gelip geçici bir bahar değil, kökleri İslami öğretilere dayalı bir uyanıştır, bir başlangıçtır ve bir izzet özlemidir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız ilkeler çerçevesinde yoluna devam ederse mevcut diktatör ve bağımlı kadroların dönemi pek uzun sürmeyecektir. Ama bu halk hareketleri, hedefi iktidara ulaşmak olan çevrelerin önderliğine teslim edilirse müslüman halklar onlarca yıl daha özgürlük, bağımsızlık ve adil düzen özlemiyle yanıp tutuşacaklardır. Toplumları yönlendirme vazifesini üstlenmiş alim ve aydınlar artık toplumsal hareketlerde iyi niyet ve hayrı istemenin yeterli olmadığını, hayra ulaşmak için izlenen yöntem, bağlı kalınacak ilkeler ve harekete önderlik edecek kadronun özelliklerinin de ne kadar önemli olduğunun farkına varmış olmalıdırlar. Ayrı bir ifadeyle hedefleri ilahi olanların izleyecekleri yol da ilahi olmalıdır, şeytani yöntemlerle ilahi hedeflere ulaşılması mümkün değildir.

Y. ZİYA T.YILMAZ